Tanrı bize akıl verdi, din değil!

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.

Kuran apaçık mıdır? 1

Kur'an'ı "Apaçık" Olmak Üzere İndirdiğini Söyleyen Tanrı, Çoğu Zaman Onu Anlaşılamaz Nitelikte Kılmakta, Hatta Bazı Hallerde Anlaşılmamasından Yana Olmakta



Kur'an'ı anlaşılsın diye "apaçık" ve "Arapça" olarak gönderdiğini söyleyen Tanrı, Muhammed'in an­latmasına göre, birdenbire karşımıza, sanki bunları hiç söylememiş gibi çıkı verir ve bu kez Kur'an'ın anlaşılmasını istemediğini ya da bazı ayetleri "muhkem" (kesin) ve bazılarını da "müteşabih" (çeşitli anlamlara gelecek) şekilde indirdiğini bildirir. Bu yetmiyormuş gibi, bir de "muhkem" (kesin) nitelikte gönderdiği ayetleri anlaşılması imkansız kılmak yanında, pek çok ayeti de hiç kimsenin anlayama­yacağı bir şekilde gönderdiğini ekleyiverir. Bunlardan bazı örnekleri ilerideki sayfalarda göreceğiz; fakat şimdilik şunu belirtelim ki, Tan­rı, yine Muhammed'in söylemesine göre, birçok halde Kur'an'ın anla­şılmasını engellemek istediğini açıkça bildirmiştir. Örneğin, En'am, İsra, ve Kehf gibi bazı surelerde, Tanrı'nın, Kur'an'ı anlaşılmaz kıl­mak için insanların kalplerine örtüler, gözlerine perdeler ve kulakla­rına ağırlıklar koyduğu anlatılmıştır:


Alıntı:

"...Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır. Fakat, onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar. Hatta o kafirler sana gel­diklerinde, 'Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir' diyerek seninle tartışırlar" (En'am Suresi, ayet 25; İsra Suresi, ayet 46; Kehf Suresi, ayet 57).

( İsra Suresi'nde şöyle yazılıdır:

Alıntı:
Alıntı:

"Biz Kur'an'ı okuduğun zaman, seninle ahirete inan­mayanların arasına gizleyin bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen. Kur'an'da Rabbinin birliğini yad ettiğinde, onlar, canları sıkılmış vaziyette, gerisin geri dönüp giderler" (İsra Suresi, ayet 4546)).

Görülüyor ki, Tanrı, bazı kişilerin Kur'an'ı anlamalarına engel olduğunu söylüyor ve biraz daha şaşırtıcı bir ifadeyle şunu ekliyor:


Alıntı:

"Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıkta kalmış sağır ve dil­sizlerdir" (En'am Suresi, ayet 27, 39).

Yani Kur'an'daki Tanrı, hem Kur'an'ı anlamasınlar diye, insanların kalplerine örtüler ve kulaklarına ağırlık koyduğunu anlatmakta, hem de ayetleri anlamıyorlar diye onlara "sağır ve dilsizler" diyerek çatmaktadır!



Her ne kadar Kur'an yorumcuları, yukarıdaki ayette söz konusu edi­len kişilerin, Allah'a karşı gelen, Kur'an ayetlerini dinlemek istemeyen kimseler olduklarını ve Tanrı'nın bu yüzden kalplerini örttüğünü, ku­laklarına ağırlık koyduğunu söylerlerse de, doğru olanı söylemiş ol­mazlar. Daha önce de değindiğimiz gibi, Kur'an'da (örneğin, En'am Su­resi'nin 125. ayetinde) insanların gönlünü dilediği gibi açıp onları Müslüman yapanın, doğru yola sokanın ya da dar ve sıkıntılı kılıp saptıranın Tanrı olduğu yazılıdır. Yine aynı surenin 107. ve 111. ayet­lerinde "inanmanın" Allah'ın izni ve istemesiyle olacağı belirtilirken,

Alıntı:

"Allah dileseydi puta tapmazlardı" (En'am Suresi, ayet 107)

denmiştir. Bu böyle olduğuna göre, eğer bu ayetlerde sözü edilen kişiler "puta tapan", "imansız" ya da "sapık" oldukları için Kur'an'ı dinlemek is­temiyor iseler, bunun sorumluluğunun, gönülleri dilediği gibi açan ya da kapayan Tanrı'ya ait olması gerekmez mi? Ve esasen Kur'an'ı dinleyip anlamak için kulağın "kulak" olması ve "açık bir kalp" bulunması şart değil mi? Şu durumda Tanrı'nın, Kur'an ayetlerini dinlemek is­temeyenlerin kalplerini örtecek ya da kulaklarına ağırlık koyacak yerde aksini yapması, onların kulaklarını ve gönüllerini açması beklenmez mi?



Fakat, Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, bazı kişilerin kalp­lerini daraltmak suretiyle, Kur'an'ın onlar tarafından anlaşılmasına engel olmuştur. Daha başka bir deyimle onların kafir olmalarını ya da kafir olarak kalmalarını istemiştir. Bunun da sebebi, yine Muhammed'in söylemesine göre, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi ken­disine söz vermiş olmasıdır. Örneğin, Secde Suresi'nde Tanrı'nın şöyle dediği yazılıdır:


Alıntı:

"Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, 'Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' diye benden kesin söz çıkmıştır" (Secde Suresi, ayet 13).

Yine bunun gibi Hud Suresi'nde Tanrı'nın;


Alıntı:

"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler..." (Hud Suresi, ayet 118)

dediği ve


Alıntı:

"...Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dol­duracağını" (Hud Suresi, ayet 119)

diye eklediği bildiriliyor.



Daha başka bir deyimle Tanrı, dilemiş olsa, herkese "hidayetini" ver­mek olasılığına sahip olduğu halde vermiyor; çünkü cehennemi in­sanlarla (ve cinlerle) dolduracağına dair kendi kendine yeminler etmiştir. Bu nedenle, insanları "ihtilafa" düşürtüyor ve dilediklerini cehenneme atmak suretiyle kendi kendine vermiş olduğu sözü yerine getirmiş olu­yor!



Hemen belirtelim ki, Muhammed bu tür ayetleri Kur'an'a koymakla, kişileri İslam yapamamanın sorumluluğundan kurtulmaya çalışmıştır. Tanrı'yı,

Alıntı:

"Onlardan seni dinleyenler vardır; Kur'an'ı anlarlar diye, kalp­lerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk" (En'am Suresi, ayet 25; İsra Suresi, ayet 46; Kehf Suresi, ayet 57)

şeklinde konuşmuş olarak göstermekle de aynı taktiği izlemiştir. Yani, kişilerin İslamı kabul et­memelerinin sorumluluğunun kendisinde değil, Tanrı'da olduğunu an­latarak, başarısızlık damgasını yemekten sıyrılmak istemiştir.


Kur'an'ın hem ifade ve anlatış gücü itibariyle, hem de anlam, hüküm, haberler ve gerçekleri ortaya vurmak bakımından tam bir tu­tarlılık, bütünlük ve uyumluluk arz ettiği, emsalsizlik örneği olduğu öne sürülür ve böylesine mükemmel bir yapıtın insanlar tarafından mey­dana getirilemeyeceği, ancak ve ancak Tanrı'dan gelebileceği söylenir. Bunun kanıtı olmak üzere Tanrı'nın şöyle konuştuğu belirtilir:






Alıntı:

"(Ey Muhammed!) De ki, "İnsanlar ve cinler, birbirlerine yardımcı olarak, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gel­seler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar'..." (İsra Suresi, ayet 88.)





Ve yine Kur'an'ın, insanlar tarafından yapılamayacak kadar mükem­mel ve mucizevi nitelikte bir yapıt olduğunu anlatmak için, bu kitapta bir­birini tutmamazlık ve aykırılık olmadığı iddia olunur ve Tanrı'nın şöyle dediği örnek verilir:






Alıntı:

"...Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık (aykırılık) bulurlardı" (Nisa Suresi, ayet 82.)





Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir gerekçe, İslamcıları yalanlayıcı nitelikte bir sonuç yaratabilir ki, o da Kur'an'da tutarsızlık, uyumsuzluk ya da anlamsızlık gibi olumsuzlukların bulunması halinde bu kitabın Tanrı yapısı olmadığı sonucunun doğmasıdır.







Bundan önceki bölümlerde Kur'an'ın çelişkilerle, tutarsızlıklarla ve uyumsuzluklarla dolu olan bazı yönlerine değindik. Fakat, Kur'an'ın bir de kapalılıklarla, anlaşılmazlıklar ve anlamsızlıklarla dolu yönleri vardır ki, İslamcıları güç durumda kılmaya yeterlidir. Kitabımızın bu bölü­münde, Kur'an'daki tutarsızlıkları ve uyumsuzlukları yeniden ele almakla beraber asıl kapalılıklar konusuna eğileceğiz. Ve göreceğiz ki, herkesin anlayabileceği şekilde, "apaçık" olduğu söylenen Kur'an, apaçık olmak­tan uzak olup, anlaşılmazlıklarla doludur. Ve bu anlaşılmazlıklar, sadece düşünme gücünü yıpratmak açısından değil, fakat kitapta "hikmet" yatı­yormuş kanısını yaratarak, kişileri gözü kapalı şekilde boyun eğer du­rumda kılmak bakımından da sakıncalıdır.







Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, her kavme, o kavim içinden peygamberler ve onların dilinden "kitap"lar göndermiştir; gönderirken de şöyle demiştir:






Alıntı:

"Kendilerine, apaçık anlatabilsin diye her peygamberi kendi di­liyle gönder(dik)..." (İbrahim Suresi, ayet 4).




Böylece buyruklarının anlaşılabilmesini, uygulanmasını sağlamak istemiştir!







Yine Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, Araplara da, kendi içle­rinden birini (Muhammed'i) seçtiğini ve onların anlayabilecekleri dilde, yani Arapça olmak üzere Kur'an'ı gönderdiğini bildirmiştir. Üstelik de Kur'an'ı, sadece Arapça olarak değil, çeşitli Arap kabilelerinin telaffuzlarıyla, daha doğrusu yedi lehçede olmak üzere gönderdiğini söylemiştir;( Bkz. ilhan Arsel. Şeriat'tan Kıssalar 2. Kaynak Yayınlan, Nisan 1997, İstanbul, s.183 vd...) istemiştir ki, bütün Araplar, bu kitabı kendi bildikleri ve konuştukları dil ve lehçede dinlesinler, öğrensinler ve rehber edinsinler ve böylece "doğru yola" girsinler de "Tanrı'ya kulluk etsinler, onun nimetlerine erişsinler!"







Ve yine Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, Kur'an'ın iyice ve kolaylıkla "anlaşılabilir" ve "akledilebilir" olmasını sağlayabilmek için, onu, sadece Arapça ve sadece Arabın çeşitli lehçelerinde (yani yedi lehçede) olarak değil, "apaçık Arapça" olarak, hem de ayetlerini "uzun uzadıya açıklayarak", yani her Arabın anlayabileceği şekilde indirdiğini bildirmiştir. Muhammed, bunun böyle olduğunu anlatmak üzere, Kur'an'a ayetler koymuştur ki, sayıları iki düzineyi bulur. Bu ayetlerde, Kur'an'ın "elkitabi'lmübin" (yani "apaçık bir kitap") olduğu anlatılmıştır. Örneğin, Yusuf Suresi'nin ilk ayetinde, "Elif, Lam, Ra. Bunlar işte ayetleridir sana o mübin kitabın. Biz onu bir Kur'an olmak üzere Arabi olarak indirdik, gerek ki akıl erdiresiniz!" diye yazılıdır. "Mubin" sözcüğü, "ne olduğu açık", "besbelli", "kendini anlatmaya kendi yeterli" demektir. Kur'an'ın bu nitelikte olduğunu belirten ayetlerin bir kısmında, "apaçık Kur'an" de­yimi geçer; bir kısmında Kur'an'ın "apaçık Arapça" olduğu anlatılmıştır. Bunlar çeşitli ayetlerde şöyle sıralanmıştır:





Alıntı:

“İşte biz Kur'an'ı böylece Arapça olarak indirdik ve onda, korku konusu olanları ("vaidleri") sergiledik. Olur ki (Mekke pııtataparlan) korkarlar artık. Ya da onlara bir öğüt oluşturur" (Taha Suresi, ayet 113).


Alıntı:

"Apaçık kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arapça oku­nan bir kitap kılmışızdır" (Zuhruf Suresi, ayet 23).


Alıntı:

"Apaçık olan kitaba andolsun ki, biz onu kutlu bir gecede in­dirdik... " (Duhan Suresi, ayet 23).

Alıntı:

"Ey Muhammed... Kur'an'ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık" (Duhan Suresi, ayet 5859).




Alıntı:

"Bunlar apaçık kitabın ayetleridir" (Kasas Suresi, ayet 2).




Alıntı:

"(Ey Muhammed!) Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik" (Bakara Suresi, ayet 99).


Alıntı:

"Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir kitaptır" (Hud Suresi, ayet 14).




Alıntı:

"Kur'an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerleşen apaçık ayetlerdir" (Ankebut Suresi, ayet 49).




Alıntı:

"Andolsun ki, biz, bilmediklerinizi size açık seçik bildiren ayetler indirdik..." (Nur Suresi, ayet 46).




(Benzeri diğer ayetler için bkz. Maide Suresi, ayet 15, 92; Enam Su­resi, ayet 59; Yunus Suresi, ayet



61; Hud Suresi, ayet 6; Yusuf Suresi, 37 ayet 1; Şuara Suresi, ayet 2; Neml Suresi, ayet l, 75; Hicr Suresi, ayet 1; Yasin Suresi, ayet 17, 69; Nahl Suresi, ayet 35, 82, 103; Bakara Su­resi, ayet 195; Nisa Suresi, ayet 174; Nur Suresi, ayet 54; Ankebut Su­resi, ayet 18; Teğabün Suresi, ayet 12.)( Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.2, s.299.)







Öte yandan Kur'an, yine Muhammed'in söylemesine göre, "hiçbir eksiği olmayan", tüm ihtiyaçları karşılayabilecek "mükemmeliyette" bir kitaptır ve güya Tanrı şöyle konuşmuştur:






Alıntı:

"Kitapta biz, hiçbir şeyi eksik bırakmadık..." (En'am Suresi, ayet 38).




Yani Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı istemiştir ki, Kur'an, tüm ihtiyaçları karşılayan eksiksiz ve "apaçık" bir kitap olsun ve bütün Araplar tarafından iyice anlaşılsın; hem de öylesine iyi anlaşılsın ki, "cahiliyet ortadan kalksın ve karanlık batsın!" Bundan dolayıdır ki, kitabı "açık, seçik ve eksiksiz" bir şekilde hazırlamış oluyor Tanrı!







Ve yine bu aynı Tanrı, iyice anlaşılabilmesini sağlamak üzere,

Alıntı:

"Apaçık kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arapça okunan bir kitap kılmışızdır" (Zuhruf Suresi, ayet 23; ayrıca bkz. Yusuf Suresi, ayet 12)

diye konuşurken düşünmüştür ki, eğer Kur'an'ı Arapça olarak in­dirmeyecek olursa, bu sefer Araplar kendisine, "Bir Araba, yabancı bir dille söylenir mi?" ya da "Bir Araba Acemce ("Acemce" deyiminin, "Arapçanın başka bir dil", "Acem dinine mensup olan", "Arabın başkası, Türk, Fars, Hintli...", hangi cinsten olursa olsun "fasih olmayan", "iyi söylenmeyen"... gibi anlamlara geldiği konusunda bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.5, s.4211.) söylenir mi?" diye kafa tu­tacaklar ve "Bize anlamadığımız dilde bir kitap yolladın" deyip so­rumluluktan sıyrılmak için fırsat ve bahane arayacaklardır. Ya da Tev­rat'ın ve İncil'in Arapça olmayan dillerde indiğini öne sürerek, "Biz onların dillerinden anlamıyoruz..." diyebileceklerdir. Ve işte Araplara bu fırsatı bırakmamak için, Tanrı, Kur'an'ı, onların anlayabilecekleri Arapça ile, hem de ayetlerini "apaçık" nitelikte olmak üzere gönderdiğini söylemiştir. Bunun böyle olduğunu yine Kur'an'dan anlamaktayız. Bir kere En'am Suresi'nde Tanrı'nın, şöyle konuştuğu yazılıdır:




Alıntı:

"...Bana uyun ve Allah'tan korkun ki, size merhamet etsin. 'Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere ve Hıristiyanlara) indirildi, biz ise onların okumasından gerçekten habersizdik' demeyesiniz diye. Yahut, 'Bize de kitap indirilseydi biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk' demeyesiniz diye size (Kur'an'ı in­dirdik)... " (En'am Suresi, ayet 155157).





Yine bunun gibi Fussilet Suresi'nde Tanrı'nın Araplara hitaben şöyle dediği anlaşılıyor:


Alıntı:

"Eğer biz bu Kur'an'ı yabancı bir dille (yani Arapçadan başka bir dille) ortaya koysaydık, 'Ayetleri uzun açıklamalı değil miydi? Bir Araba yabancı bir dille söylenir mi?' derlerdi. Ey Muhammed de ki, 'Bu inananlara, doğruluk rehberidir'..." (Fussilet Suresi, ayet 44).





Öte yandan Tanrı, Arapların tümü anlayabilsin diye Kur'an'ı, yine biraz önce değindiğimiz gibi, Arapların çeşitli lehçelerine göre ve daha doğrusu yedi türlü okunuşta yapmıştır. Buhari'nin İbni Abbas'tan ri­vayetine göre, Muhammed, bu konuda şöyle demiştir:






Alıntı:

"Bana Cibril Kur'an'ı bir okunuş üzerine okuttu. Ben de dur­madan bunun anması (ve Arabın bundan başka okuyuşlarıyla da okunmasını) istedim. Ta yedi türlü okunuşa erişinceye kadar bu dileğimde ısrar ettim. Her talebim Tanrı tarafından is'af olundu.”( Bkz. Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi ve Şerhi, Hadis No. 1331, c.9. s.2728)





Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre, Tanrı, ilk başta Kur'an'ı tek bir okunuş üzere, daha doğrusu Kureyş lehçesiyle, yani sa­dece Kureyşlilerin anlayabilecekleri lehçeyle indirmiştir. Fakat, indirirken, farklı lehçelerle Arapça konuşan kabilelerin bu bir tek okunuştan pek bir şey anlayamayacaklarını düşünememiştir. Ancak, Muhammed'in yukarıdaki şekilde ısrarlı hatırlatmasından sonradır ki, Kur'an'ı yedi lehçeyle göndermenin daha iyi olacağını, çünkü ancak bu suretle bütün Araplar tarafından anlaşılacağını fark etmiştir. Kur'an'ı yedi lehçeyle ve "apaçık ayetler" şeklinde indirirken, bu kitabı anlamak istemeyenlere ya da anlaşılmasını dilemeyenlere ihtarda bulunmuş ve aşağıda örneklerini vereceğimiz bazı ayetlerde şöyle demiştir:





Alıntı:

"Size apaçık ayetler indirimsizdir; bunları inkar edenlere alçaltıcı azap vardır" (Mücadele Suresi, ayet 5).




Alıntı:

"Biz, andolsun ki, öğüt almaları için bu Kur'an'da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat, bu açıklamalar ancak onların nefretini artırmıştır" (İsra Suresi, ayet 41).




Alıntı:

"Ayetlerimizi yalanlayanlar... sağır ve dilsizlerdir... zalimlerdir" (En'am Suresi, ayet 3, 21, 39; ayrıca bkz. İsra Suresi, ayet 41; Neml Suresi, ayet 8285).





Yani, güya ayetler, öylesine "apaçık" ve öylesine "anlaşılır" şekilde gönderilmiştir ki, bunları yalanlamak ya da anlamaz görünmek için "sağır", "dilsiz" yada "zalim" olmak gerekir.







Bu vesileyle şu hususu belirtmekte yarar vardır ki, Muhammed'in Tanrı'dan geldiğini söylediği bu yukarıdaki (ve benzeri) hükümler karşı­sında, Araptan olmayan ve Arapça konuşmayan kavimlerin (örneğin, Türklerin), Kur'an ile kendilerini sorumlu tutmamaları gerekir. Çünkü, Araptan olmayan kavimler Tanrı'ya şöyle diyebilirler:






"Kur'an Arapçadır; Arapça ise bizim bilmediğimiz, anlamadı­ğımız bir dildir. Mademki, sen Araplara, onların bildikleri ve anladıkları dilde olmak üzere Kur'an'ı gönderirken, 'Eğer size anlayamayacağınız, bir dilden kitap gönderseydim, buyruklarımı an­layamayacağınız için, kendinizi böyle bir kitapla sorumlu tut­mazdınız. Bu nedenle ben size, anlayabileceğiniz Arapça ile kitap indirdim' şeklinde bir gerekçe buldun, o halde bu aynı gerekçeyi bizim bakımlınızdan da uygulamalıydın. Yani bizi sorumlu tu­tabilmen için, bizim dilimizde ve bizim anlayabileceğimiz nitelikte bir kitap vermen gerekirdi! "







Böyle bir itiraz karşısında, kuşkusuz ki, Tanrı'nın hiçbir diyeceği ola­mayacaktır. Araplara hitaben Arapça ve "apaçık" olarak gönderdiğini söylediği Kur'an'ın, Arapça bilmeyen kavimler tarafından anlatamaya­cağın, anlayarak onlara da anlayacaklar, kendi dillerinde kitap indirmekten başka yapacak bir şey bulamayacaktır!







Fakat, bütün bu hususlar bir yana, bir de şu var ki, Muhammed'in Arapça ve apaçık olmak üzere gönderildiğini söylediği Kur'an Araplar bakımından dahi, "apaçık" olmaktan çok uzak, kapalı ve genellikle anlaşılamaz hükümlerle dolu bir kitaptır. Aşağıda bunu kanıtlayan bazı örnekler yer almıştır.



Turan Dursun

Your rating: None Average: 5 (1 vote)
FurkanTopal
FurkanTopal kullanıcısının resmi
Offline
Joined: Kas 18 2009
Bunu sayfamda kaynak olarak

Bunu sayfamda kaynak olarak kullanacağım, harika.

Kullanıcı girişi